Türkiye’de siyaset, çokça söz ve azca kitaptır. Retoriğin gürültüsü, derinliğin sessizliğini her zaman bastırır. Fakat bu topraklardan öyle bir akıl geçti ki o gürültünün ortasında bir ömrü okuyarak, biriktirerek ve bilginin mutlak gücüne inanarak inşa etti: Süleyman Demirel…
Bugün onun aramızdan ayrılışının yıl dönümü. Ama biz bugün barajlardan, meydanlardan, o bildik siyasi polemiklerden bahsetmeyeceğiz. Bugün Türkiye’nin pek konuşmadığı, belki de anlamaktan çekindiği bir portreyi; “Büyük Okur Demirel”i yazacağım.
Onun fötr şapkası sadece bir imge değildi; altındaki muazzam kütüphanenin, sarsılmaz bir hafızanın çatısıydı. İslamköy’den çıkıp kerpiç bir odada, gaz lambasının ışığında başlayan o okuma serüveni; Güniz Sokak’ın duvarlarını aşan, binlerce ciltlik bir entelektüel kaleye dönüştü.
Demirel, Türkiye’yi sadece coğrafyasıyla değil; satır satır sosyolojisiyle, tarihiyle ve felsefesiyle okumuş bir liderdi. Önüne gelen bir devlet raporunu da dünya edebiyatının en çetin eserini de aynı iştahla; satır aralarını çizerek, notlar alarak okur ve bitirirdi.
Onun zekâsı, ansiklopedik bir ezbercilik değil; bilgiyi bir devlet aklına, bir senteze dönüştürme yeteneğiydi. En gergin kriz anlarında bile hafızasından çekip çıkardığı bir veriyle, tarihsel bir anekdotla muhataplarını sarsardı. Karşısındakini ezmek için değil, devletin ağırlığını hissettirmek için konuşan bir zekâydı bu.
Şehirlerin nüfusunu, köylerin su hatlarını, barajların debisini ezbere bilen o akıl; aslında bu ülkenin kılcal damarlarını ezberlemişti.
Ve tevazu…
Bilginin getirdiği o muazzam ağırlığı, Anadolu’nun saf ve hesapsız samimiyetiyle harmanlayabilen kaç lider gördü bu tarih? Kendisine yönelen en sert eleştirileri, en acımasız mizahı bile o zeki aklıyla göğüsleyen; eleştiriyi bir düşmanlık değil, demokrasinin cilvesi sayan bir olgunluktu onunki.
Muazzam mühendislik dehasını ve devlet tecrübesini; bir köylünün sofrasında onun dilinden konuşarak, bir akademisyenin masasında ise bilimin diliyle tartışarak taçlandırırdı. Yukarıdan bakmayan, bilgiyi bir tahakküm aracı olarak kullanmayan; aksine bu millete hizmetin yakıtı hâline getiren bir tevazu…
Bugün Türkiye’de kütüphaneler dolusu okuyan, okuduğunu devletin harcına katan, zekâsını nezaketle ve müthiş bir hafıza mimarisiyle birleştiren o devlet adamlığı modelini mumla arıyoruz.
Şapkayı alıp gittiğinde, aslında arkasında sadece boş bir koltuk değil; doldurulması imkânsız bir entelektüel boşluk bıraktı.
Süleyman Demirel’i sadece bir siyasi figür olarak anmak, onun o devasa aklına haksızlıktır. O, bu toprakların yetiştirdiği en büyük, en sadık ve en derin “okurlardan” biriydi.
Ruhu şad olsun.
YAZAR: Meliha ATEŞ
