(YABANCI GÖZÜYLE BİZ) Kim olduğumuzu anlamak için bazen dışarıdan gelenlerin gözlemlerine duyarız. Geçmişte ülkemizi gezmiş yabancı seyyahlar bu açıdan enteresan bilgi kaynaklarıdır. Asırlar öncesine dair anlatıların günümüze ne faydası var diye düşünülebilir. Ama çoğu tarihçiye göre aslında tarih diye bir şey yoktur.
Tarih bugündür. Bazı toplumlar çağlar içinde radikal biçimde değişebilir; ama özellikle bizim enlem-boylamlarımızda değişim sadece makyajda kalıyor gibi. O halde kim ve ne olduğumuzu anlamak için zaman zaman maziden anlatılara bakmak iyi olabilir.
Türk Mektupları aslında Roma-Germen imparatorluğu elçisi Ghiselin de Busbecq’in (1522-1592) Osmanlı topraklarında yaşadıklarına dair anlatılarına verilen isim. Ama bu başlığı diğer seyyahların tanıklıkları için kullanmakta bence bir beis yok. O nedenle kimi zaman Busbecq kimi zamansa farklı seyyahların yazılarını bu başlık altında değerlendirilebilir. Böylece beş asır içinde ne değişmiş ne sabit kalmış görülebilir.
Burada ilk konuğumuz olan Busbecq hakkında ayrıntıya girmeye gerek yok. Osmanlı ile Alman (Roma-Germen) imparatorluğu arasındaki ilişkileri düzeltmek adına elçi olarak 1555 yılında İstanbul’a gelmişti. 1560’a kadar da İstanbul-Amasya arasında dolanıp durdu. Batıya Türkleri tanıtan etnolojik nitelikler taşıyan mektuplar yazdı. Bizim için önemli olanlar da bunlar zaten. Gerçi çok yönlü biriydi. Küçük Asya’nın tüm tarihini, Romalıları, Persleri de merak etmekteydi. Ankara’da meşhur Augustus Tapınağı ve yazıtından dünyayı haberdar eden de odur. Ama biz daha çok etnolojik gözlemlerine bakacağız. Bu arada mektupları çok sayıda yayınevi tarafından basılmış olsa da sanırım hemen hepsi özetlenmiş versiyonlar. Mesela benim incelediğim İş Bankası basımı1 kitabın 1595’te Latince baskısından 1694’te yapılmış İngilizce “özet” edisyon. Bu mektuplar neden orijinal haliyle basılmıyor bu da başka bir tartışma konusu.
Busbecq Almanya’dan yola çıktığında o günkü “Türkiye’ye varması fazla sürmemişti. Zira o çağın siyasi sınırlarıyla Türkiye zaten Macaristan’da başlamaktaydı. Böylece Türklerle daha Estergon’da karşılaşmış oldu. Burada ilk kez gördüğü bu ilginç adamları şöyle tarif eder: “Parlak boyalı kalkanları, mızrakları, değerli taşlarla süslü palaları, rengârenk sorguçları, kar beyazı sarıkları, pembe ve mavimsi yeşil kıyafetleri, muhteşem atları ve koşum takımlarıyla gözlerimizin alışık olmadığı pek hoş bir manzara karşısındaydım”.2

16-18. yüzyılda Osmanlı kıyafetleri
Busbecq böyle diyor ama tarih dizilerinde bize gösterilen Osmanlılar, kapkara deri kıyafetler giyen adamlar… Burada bir hata var ama nerede? Busbecq Türklerin asla siyah giysi giymediklerinden bahsediyor. Şöyle demiş “Türkler siyahın kötü ve talihsizlik getiren bir renk olduğuna inanıyor ve birinin siyah giymesini uğursuzluk addediyorlar. Öyle ki paşalar bizi birkaç defa siyah elbiselerimizle görünce hayretlerini gizlememiş; hatta ciddi şikâyetlerde bulunmuşlardı. Türkiye’de hiç kimse büyük paralar kaybetmemiş veya ciddi bir felakete uğramamışsa halkın içine siyahlar giymiş olarak çıkmaz”.3 Anlaşılan Osmanlıların kendileri de bu dizileri seyretseler hayli şaşıracaklardı.

Demek ki siyah bir tür matem rengiydi. Cenaze ve matemlerde giyilmekteydi. Beyaz, sarı, mavi, menekşe, kurşuni ise uğurlu renklerdi. Kıyafetler bu renklerdeydi. Ama TRT yapımlarının zihinlere kazıdığı tipoloji, hem tarihsel anlatıları hem de dönem gravürlerini, minyatürlerini sildi. Renkli kıyafetler giyen Osmanlı Türkü gerçekliğinin yerini kara şövalyeler aldı. Siyasilerin bu dizi için “geçmişimize objektif biçimde yansıtıyor” demeleri de işin cabası.
YAZAR: Ulaş Töre SİVRİOĞLU
